YAŞAM 

HÜZÜNLE YÜRÜYORUM ŞİMDİ ADANA SOKAKLARINI!

Eski Adana’mızda sinema sefalarımız çok olurdu; bu, yaz aylarıyla da sınırlı kalmazdı üstelik.

Televizyon henüz bizi esiri yapmamıştı ve annemle babamın da tek eğlence kaynağı sinemaydı.

Sun Sineması ve Sun Sineması Sokağı…

Efsaneydi o zamanlar. Harika bir konumu, muhteşem bir salonu vardı.

Ya da benim çocukluk düşlerimde öyleydi. Şehrin en müstesna semtinde, dünya sinemalarından en yeni filmlerle bize kollarını açardı. Her cumartesi öğleden sonra saat 2’de çocuk matinesi olurdu. Ve babam bizi cumartesi günleri götürürdü.

Benim için ne büyük mutluluktu ki hem babamla beraberdim hem de en güzel çocuk filmlerini izliyordum.

Sonra gençlik yıllarımın efsanesi oldu Sun Sineması Sokağı; çünkü en güzel butikler orada toplandı, çok parlak bir dönemi yaşadı o sokak. Bayılırdık gezmeye, vitrinlere bakmaya. Genelde vitrinlere bakardık; çünkü o yıllarda tüketen toplum olmamıştık henüz ve herkes bir şeyler üretirdi elinden geldiğince.

Mesela annem giyimine özen gösteren bir kadın olarak sürekli dikiş diker ya da bir şeyler örerdi ve tabii üç kızına da. Dikiş makinesi hiç kapanmazdı!

Kışlık sinema turlarımız bununla da sınırlı kalmaz, annemin çarşamba günleri, Asri Sineması’nda kadınlar matinesi seanslarıyla devam ederdi. Asri Sineması, Dörtyolağzı civarındaydı.

Sinema o zamanlar hep hayatımızda olmuştu. Ondandır ki sinemaya gitmeyi hâlâ çok severim. Ben filmleri sinemada izlemeyi tercih ediyorum. Aynı filmi TV’de izlediğim zaman aynı tadı almıyorum.

Bir de Erciyes Sineması vardı Küçüksaat civarında, tarihi bir sinema salonuydu.

Tarihi sinema” demişken, bu tarih konusu benim canımı acıtan konulardan biri olmuştur. Doğma büyüme Adanalı ve Adana âşığı insanlar olarak kentimizin tarihi binalarının bir bir yok olmasına kahrolarak şahit olduk. Adana’ya “en büyük köy” denmesi de sanırım buradan kaynaklanıyor. Zira tarihi olmayan bir kent bence de “kent” değildir.

Bu konudaki iyileşme süreci sanırım kız lisesinin restore edilip kültür merkezi haline dönüştürülmesiyle başladı. (Beni çok mutlu eden ve Adana için büyük bir kazanımdır.)

Atatürk Parkı’nın güneydoğu köşesine yapılan Bahri Paşa Çeşmesi reprodüksiyonunun doksanlı yılların başında yapılması beni çok hüzünlendirmiştir, madem aslı vardı, neden yok edildi?

Sonra Amerikan Konsolosluğu… Atatürk Caddesi’yle Vali Yolu’nun kesiştiği noktada, şehrin merkezinde yakın geçmişimizi temsil eden estetik bir binaydı. Köşesindeyse kocaman, şehrin nerdeyse en yaşlı manolya ağacı vardı. Ne haşmetli, ne güzel, ne birçok anıyı barındıran bir yapıydı… Çocukluğumu hatırlatan!

Beni üzen diğer bir şeyse, Tepebağ semtindeki eski Türk evleridir. Bu bölge sit alanı ilan edilerek sahiplerinin bile ilgisinden mahrum bırakıldı ve adeta ölüme terk edildi! Şimdilerde tek tük ele alınıp restore edilmeye başlansa da, son derece yetersiz ve artık geç bence.

Çünkü yanlış şehirleşme, ne kadar iyi restore edilse de bu binaların güzelliğine gölge düşürüyor. Fazlasıyla ihanete uğrayıp ihmal edildiler.

Çok üzücü, maalesef!

Ben gittiğim çoğu şehirde, hatta beldede korunup turizme açılmış ve tarihi evlerden oluşan bir sokak gezmişimdir. Çok ilginçtir, Adana bu kültürden nasibini alamamıştır yıllarca.

Sağ olsunlar, değerli belediye başkanlarımız çok çalıştı bu konuda ve başardılar da.

Bir şehrin sokaklarında geziniyorsunuz, üstelik o şehirde doğup büyümüşsünüz, ömrünüzü o şehre vermişsiniz. Ama o şehre yabancısınız artık! Çünkü o şehirde geçmişi hatırlatan hiçbir şey bırakılmamış! Adeta geçmişiniz yok edilmeye çalışılmış!

Hüzünle yürüyorum şimdi sevdiğim şehrin sokaklarında!

Betonlaşmaya teslim edilen tarihimiz, anılarımız ve onca ağaçtan sonra…

Bu yazıya yorum yapamıyorsanızlütfen Facebook hesabınıza giriş yapınız
Paylaş:

Benzer yazılar